< HAYATI KUŞBAKIŞI GÖREBİLMEKTİR AŞK; KUŞ OLABİLMEKSE SONSUZLUK...!!! - Blogcu HAYATI KUŞBAKIŞI GÖREBİLMEKTİR AŞK; KUŞ OLABİLMEKSE SONSUZLUK...!!! - Blogcu


HAYATI KUŞBAKIŞI GÖREBİLMEKTİR AŞK; KUŞ OLABİLMEKSE SONSUZLUK...!!!

Google
Web msnweb.blogcu.com

2/5/2008 - ___ÇINGIRAKLI GECE___

Ay ışığı yavaş yavaş yontuluyor şimdi,balkondan izliyorum kentin tüm kayboluşlarını,ellerim pervazları okşuyor ve sakin dalışlar halinde uzanıyorum düşlerimin kırılgan bahçesine,gözüm uzayıp giden yola takılıyor,sarı sarı sokak lambalarının aydınlattığı uçsuz bucaksız bir yol.dünya denen bu yerin yaşam haritasından silinmiş izlerini tenimin yanan tutkularında yeniden kavrayıp keşvetmeye başlıyorum.

Yavaş oluyor bütün adımlar;

Ve yavaş oluyor bütün yaklaşımlar…

Yol şimdi çok uzun…

Yol şimdi sonsuz bir açılımla beni gizemli derinliklerine doğru çekiyor.

Ağaçlarda yaprak hışırtıları baharın gelişini ağaç doğumu olarak anımsatırken ben bir bahar önce vardım bir bahar sonra yoktum diyorum kendi kendime veya bir bahar önce yoktum da bu baharda varım,ikisinden birinde yoktum işte hangisi olduğu fark eder mi bu saatten sonra,yıldız kümeleri asılı vaziyette başımda çakılı dururken bir mucize sıkışmış ceplerime kağıt parçası gibi adeta zorla bir yalnızlık tarafından hünerli bir maharetle cebimden içeri aşırtılmış da girmiş gibi.

Yeni bir buluş yapmış edasından şaşkınlığın dudak uçurtan göçebe yanına doğru yanaşıyorum,sığıntı bir zamanın dilencisi gibi.

Avuçlarım terlemeye başlıyor,içinden geçtiğim gecenin tabiat dışı neonları beni aydınlatırken,bambaşka olabilirdi belki de bütün bu ışıklar,zaten bazen gözlerime çok farklı görünmüşlerdi.

Eskiden düşler daha mı ucuzdu benim için ne dersin yüreğim?

Sanki artık ne param ne gücüm nede kudretim uzanıp tutamıyor düşlerin kanatlarından,hayal kelimesinin karşılığı kan kokusu gibi burnumda taze kalp atışı gibi hissettiriyor kendini.

Balkon ya burası,rüzgar ağaç yapraklarını hışırdatıp hareket ettirmiyor aynı zamanda varlığını ve benimle olduğunu bana anlatabilmek için derimin altına sızıyor usul usul,harika bir bütünleşme oluşturmaya başlıyoruz bütün çevremde olup biten doğa içi ve doğa dışı el dokuması olaylarla beraber.

Yola baktıkça yolda çırpı gibi narin bir beden görmeye başlıyorum ama beden adımlarını ileriye doğru atıp uzaklaşmaya başladıkça sanki daha kalın oluyor ve büyüyor,devasa bir boyut katıyor adımların haşmeti yorgunluğun dudak uçurtan kayıplığına.

 

Bir yerlerde hayatımı düşürmüş olma ihtimalim var mı acaba,belki de cebimde bulduğum bu kağıt parçasının üzerindeki çizgiler bir haritayı anımsatmak içindir bana kimbilir,harita yaşantımın kaybolmuş ben parçasını yani o yolda yürüyen ve uzaklaştıkça genleşen dünyaya sığmaz olan varlığın ana merkezine gidiyordur kimbilir.

Belki bu merkez yerkürenin altında cehennemin dibi bile olabilir.

Yanılmak ne büyük bir zevktir…

Taraf tutan bir sonsuzluğun kayıp gecesinden yükselen sesler,göz alan sahtekar ışıklar,asfaltın ve sokaktaki kedilerin kimsesizliği içinde piç bir sokak çocuğunu andıran kayıp ruhlar.

Bir köy meydanında yalaktan su içer gibi hayvanlaşarak yüksek sesle şuh kahkahalar atan gaddar gülüşlü yumuşak adamlar zamanın bütün kutsiyetini delip geçerlerken onlardan birisi olmamanın ve aynı zamanda onlarla aramdaki farkın farkındalığını yaşıyorum.

 

Bütün bu sesler,berduşlar,kanadı kırık dal çırpınışları ve zamanın tükenen sonsuzluğu,bir yerden başlayıp bir yere doğru akın akın uzayan delivari bir dehanın kendini yakan ve ruhunu yangın merdiveninden kaçırıp gözlerinin gördüğü gerçeği kalbinin derinliklerindeki düşlerden araklayan çılgın bir hayat ressamını andırıyor.

Tualdeki çizgiler çalıntı;

Tual beni anlatıyor olamaz yada ben tual olamam ki zaten,ne yaparsan yap ben o resmi yırtıp atalı kaidesizliğin kaidesinde rüzgara ıslık çalalı o kadar uzun zaman oluyor ki artık tekrar o resmi geri döndüremem.

 

Çocuktuk o zamanlar,kağıt helvalarımız vardı,seçim yapmak yada adım atmak gibi dertler yoktu tabii,bedavadan gezerdik gecenin serseri kanatlarında,şimdi rüzgardan hafif olan bu ruh var ya,işte o ruh bir çocuğun büyümesine asla izin vermedi,bağrında yılları dondurup öylece kalakaldı,içgüdüsel bir korunma ile çocuğu zamandan sakladı.

Zaman geceleri çağırdı sonra gündüzleri,yetmedi tabii,günler,aylar,yıllar sırayla devreye girip görevlerini yerine getirdiler ama zaman ne yaptıysa çocuğu bir türlü büyütmeyi başaramadı.

Bir süre sonra zaman,kendinden bezgin bir halde çocukla uzlaşmaya başladı,her dediğini yapıyor ve onu hiç üzmüyordu çocuk bunun bir hile olduğunu ve zamanın kendisini eskitme arzusunun hiç yok olmayacağını bilsede,ses çıkarmadı,uysal bir pelerin giyip köşesinde büyümeden bekledi,uykularımın içinde.

 

Derken zaman o uzlaşmacı tavrının gerisinden yavaş yavaş hilelerini ortaya koymaya başladı,önce iyi niyet maskeleri altında çocuğun düşlerini yok edip kirletme eğilimine girdi ve yer yer başarılı oldu.

E tabii ben buna çok direnip çocuğu korumak pahasına bazı durumlarda zamanla kıyasıya çarpışmak zorunda kaldım,çarpışmalar uzamaya başladığında ise zaman çocuğa sunmuş olduğu bütün o tuzaktan da olsa güzel hediyelerini tek tek geri almaya başladı ve bu arada başka silahlar ve başka hileler devreye girdi.

Beden fizyolojisini kullanmaya çalıştı ama başarılı olamadı ruhun çocuğu yüzü daima korumayı başardı anne sütü sevgisi gibi zamanın tüm evrene uydurma politikalarını dirençle reddederek.

Sorumluluklar ve dünyevi kaygıları arttırmaya özen gösterdi ki yüreğim çocuğu unutup dünyanın maskaralıklarına dalsın diye.

E tabii ben yine onun tedbirini de yıllar önce almaya başlamıştım,bir gün bu günleri yaşayacağımı hissetmişcesine zamanın yıpratma ve çocuğu olgunluk denilen bitme noktasına sürükleyip düş kurmayı değil göz dünyasını yaşatma gayretini bildiğimden,karşı bir tedbirle onu düşünsel hayata hazırlayarak gayet sağlam bir teori verdim.

 

Hiç olmanın azizliği diyebilirim buna kısaca;

Hiçbir şeye arzu duymayan bir insan yenilmezdir demişti bir bilge.

Bilgelerin asla yaşlanmadığını ve ruhsal dünyalarını tinsel öğelerle destekleyip mistikliğin sadece bedeni ve ruhu değil bütün kainatı avuçlarında tutup sıkıca kavradığını öğrendiğim için çocuğa kendi mankıbesini öğretmeye ve göstermeye başladım usul usul.

 

Eh çocuk bu işte;
olaylara,insanlara,hayata bir yetişkin gibi kabullenen ve uzlaşmacı bakabilir mi hiç?

İlla çocukça sorular soracak,etrafı karıştıracak,birileri buna çok üzülecek kimileri kırılıp çocuğu dövmeye hatta katletmeye bile kalkacak.

Bir de baktım çocuk zırıl zırıl ağlıyor ve hayatı tehlikede,soluğumu sokaklara vururken bazen bazı durumlarda ne yapacağıma doğaçlama karar vermek zorunda kaldım.

Zaman çocuğu elimden kapmaya kalkıştı defalarca,ben çocuğa sıkı sıkı sarıldım,birde baktım ki çocuk yüreğimin kucağındaki hamakta zamana nanik yapıyor…

Gülmekten öldüm inanırmısınız???

Bütün o zahmetlere,acılara,sıkıntı dolu çoğalan günlere değdiğini ilk defa çocuğun zamana nanik çektiği anda anlamıştım.

Çünkü zamana nanik çekmek demek,zamanla hayatla dünyayla,dayatmalarla asla uzlaşmayacağım demekti.

Çünkü o el havaya kalktığı anda,kendi olmayı başarıp,kendini ruhun en üst vazgeçiş evresinde kucaklayacağını gösterdi.

O el bütün elde ettiklerinden ve bütün kazanımlarından bir çırpıda vazgeçip,alnının teriyle zamana karşı kendini eğittiği bütün kazanımlarını tanrıya bir tür dua gibi sundu.

Bir gece sakince yere doğru eğildi ve daha fazla bunlara gerek yok dedi.

Tanrıya diz çöktü,zamandan kendisini koruyan inanç ve vazgeçiş pelerinini çıkartıp sakin ve vakur bir edayla kazandığı bilgeliği kurban etti.

Bu teslim oluş ardında kalan soruları unutup yaşadığı anın sorularına ve yanıtlarına odaklanmasını sağlayan temel bulgusu oldu.

 

 

 

Zaman asla vazgeçmedi;

Ve zaman asla vazgeçmeyecek,artık çocuk bunu biliyor ama başka yeni şeyler öğrendi ki artık zamanla savaşmak yerine çok farklı erdemleri ile nefes aldığı yaşam anlarını terbiye etmeyi öğrendi,şimdi daha pratik ve daha kolay.

 

Evet gece sesler yeniden doğal ahengine doğru yola çıktı,ilerde yolun gözden kaybolan noktasına doğru yürümekte olan adamın aslında neden genleşerek küçülmesi gerekirken uzaklaştıkça büyüyüp irileştiğini anlamaya başladım sanırım.

Adam uzaklaştıkça çocuk daha belirgin oluyor çünkü,adam içindeki çocukla beraber yürüyor aslıdan adam yalnız değil,baş edebiliyor bütün hırçınlıkları ile bu yüzden.

Çocukta çok yaramaz hala,olur olmaz istekleri bıraktı artık mağazalarda yada misafir olduğu hayatlarda gördüğü oyuncaklara tamah etmiyor,çocuk kendi bilgeliğinin farkında çünkü ve çocuk biliyor ki her bilge çocuktur,her çocuk bilge,bir insana güvenip güvenilemeyeceğini anlamak istersen o insana bir çocuğun gözleri ile bak demişti bir gün kendini hayata adayan bir sunak.

Sunağın tablasında yazan bu yazı aslıda bilinenin çok basit bir kavram olduğunu aklıma getirmişti ta ki çevremdeki bütün insanlara o zamana karşı koruduğum çocuğun gözleri ile bakmaya başlayana kadar.

Yani ben zamana karşı nasıl savaşacağımı öğrenmiştim hiç farkında bile olmadan.

Kuşlar uykuya çekilmeye başladı,vakit artık ay ışığını bile fazlasıyla yoruyor.

Göz kapaklarım balkon pervazlarından aşıp uzaklara doğru düş dünyamın ucuzdan pahalıya doğru yol alan parıltılı sahte neonlarına çocukça bakıyor.

Ağaçların içinden vızırdama sesleri yükseliyor adeta,çıngırak sesini andırıyor gece bana.

Gecenin ses tanımı çıngırak olmalı;

Görüntü tanımı ise sahte kentin ışıkları ve aslında gerçek olan yanmakta olan ışık yüreğimin içindeki o büyümeyen çocuğun gözlerindeki ışık.

Beş duyunun dokunma tarafında ise rüzgar ürpertisi tenimi okşamaya olanca sakinliği ile devam ediyor.

 

Ses beni çağırıyor;

Çocuk ruhtan çıkıp gezmeye başladı,acılar kabuk değiştirirken gece çıngıraklarını çalmaya yorulmadan devam ediyor.

Nede olsa gece zamanın silahşörü;

Çıngırak ise çocuğun genleşen yüreği ile adımlarını hiçbir yere doğru çoğaltarak sürdürüyor….

 

 

 

                               CEM   KORKUT   ÇOLAK

 

 

Yorum (0) :: Bağlantı

2/5/2008 - __İLKOKUL ÇOCUĞU___

Simit satan ilkokul çocuğu

Oda bir şeylerle uğraşıyor

Sessiz şu an okul yolu

Oda kendince umut dolu

 

Geleceği kilitli kumbarasında

Alın teri karışmış bahar rüzgarına

Gözlerinde yorgun bir gülümseme

Belli ki alışmış hayatına

 

İyi ki kahvaltı yapmamışım

Açık havada çay kokusuna dalmışım

Ondan bir simit almışım

Mutluluğuna karışmışım

Simit satan ilk okul çocuğu

O beni benden çok seviyor

Gözlerinden anlıyorum

Yalnızlığımı gözlerimden okuyor

 

 

 

                                    CEM  KORKUT  ÇOLAK

Yorum (0) :: Bağlantı

28/4/2008 - ___HERŞEYE RAĞMEN____

Bazen elim kelimelere gitmez olur,

Bazen kilitlenir yüreğimin dili konuşamaz olur,

Tüketirim akşamlarımın tuzlu teninde düşlerimi

Davetsiz çıkagelir unutkanlıklarım

Her yanım duman,her yanım ateş.

 

Günlerdir hastayım,sanırım dozunu fazlaca kaçırdığım keyiflerimin dinamitlediği bedenimi nadasa bırakmıştım.

Tek tek söküp içimden kelimeleri bomboş bir odanın duvarına asmıştım.

Artık konuşmak istemiyorum diye geçiyordu içimden,şairin dediği gibi kelimeler kifayetsizmiş,,

O kadar çok iş başımdan aşarken kendimi ufkun dışında tutmaya çalışmak belki beni dinlendirir diye umdum son zamanlarda.

Bazen hikayeler tükenir bilirsiniz zaten bir insanın hayatı ne kadar enteresan olabilir ki,içinde kontrolde tutup baş etmeye çalıştığı başıboş duyguların dizginlerini bir gün umarsız bir davetle bir anda tepetaklak bırakmak da neyin nesi böyle???

İstem dışı rastgele binlerce adım ve pek çok kez gidip gelinen bir yer bir anda uzun zamanlar boyunca kurmaya çalışılan huzur ortamını ve anlayış dolu kabullenişleri çıldırasıya bir özlemle alevler içinde bırakabiliyormuş.

Benimde güvenli bir hayatım olsun istedim,kabullenişin sihirli iksirini içeyim ve elimi eteğimi her şeyden çekip sadece işlerime yoğunlaşayım istedim,beynimde tümör gibi büyüyen ve yüreğimi karanlık bir mahzene çeviren duygularımdan arınayım istedim.

Başardım sayılır aslında;

Hemde gayet iyi götürdüm bence bu işi  ve zaten öyle olmak zorundayım.

Koskoca bir yüreğin gün batımını biraz keyifle izledim ama bazen hayat ipuçlarını veriyor sanırım artık kaderin ironik işaretlerini okumayı başardığımdan bu gün yaşadığım keşmekeşi hissettim desem belki inanmaz insanlar.

Her şey sabah başımın üstünde ağlamaklı duran bulutların altında bir kamu kurumunda halletmem gereken işlerimi yapmak üzere evden çıkmamla başladı.

O kadar kalabalıktı ki o devlet dairesi cehennemi andıran kalabalıkta sıra numarası bile yazmıştım kağıda ve yüzümü çevirdiğimde uzun yıllar öncesine gittim bir anda,karşımda üniversiteyi kazandığım sene gittiğim dershaneden bir arkadaşımı buldum.

Çok şaşırdım yaklaşık 10 seneden fazla görmediğim ve o zaman cep telefonu da olmadığı için iletişimimizin koptuğu bir eski dostu bir anda aynı sırada karşımda buluverdim ve birbirimizi hemen tanıdık.

Sonra muhabbet sürdükçe onunda benim gibi öğrenimini tamamladığını ve benimle aynı mesleği seçtiğini öğrendim ve bir başka eski arkadaşımla hala kopmadıklarını öğrendiğim için telefonun diğer ucuna sürpriz olarak o arkadaşımı aldım.

Hem ben hem onlar oldukça şaşırdık ve mutlu olduk diyebilirim.

Sonra daireden çıkar çıkmaz hiç görmek istemediğim bir insan kalabalık caddenin göbeğinde karşıma çıkıverdi,olmasını asla düşünemeyeceğim bir yerde metropolün tam ortasında yani.

 

Kibarca görmezden gelip yoluma devam ettim hem zaten yanında hiçte hazzetmediğim bir başka insan olduğu için aynı hızla iş yerime dönmek üzere yola çıktım.

 

Minibüste düşünüyordum;

Ne gün ama…

Sabah sabah iki tuhaf tesadüf birisi hoş bir tesadüfken diğeri pek hoşlanmadığım bir tesadüftü yani.

Yinede mutlu oldum yani,dostlara kapım hep açık olduğu için kendimi çoğalttığımı hissedip hayatta olduğum için minnetkar hissettim kendimi.

Sonra birden bu tesadüf gününde bir an aklımdan yüreğimin kırık kanatları geçti.

İster misin dedim kendi kendime bugün yüreğimin kırık kanatlarını da tesadüfen göreyim.sonra hemen bir korku kapladı içimi,çünkü onca zaman kendimi yakmak pahasına harcadığım devasa çabalarımı düşündüm.

İyi gelişme göstermiştim ve hemen hemen aklımdan çıkarttığımı düşündüğüm bir insan işte.

Artık fazla aklıma gelmiyordu işte,rüyalarımdan çekip gideli de baya zaman olmuştu doğrusu,kendimi güvende mutlu hissediyordum ama bir an bu duygu beni ürpertiye sürükledi.

 

İş yerimden bankaya doğru halletmem gereken işlerimi halletmek için çıktım.

Her zaman ki banka işte,sürekli ödeme yaparsınız falan işte,ordan bazen bir çay içmeye falan kaçarsınız yada birkaç müşteriye uğrarsınız hatta bugün tuttuğum takım ezeli rakibini eze eze yendiği için baya da keyifliydim ve makara geçilecek baya adam var diye düşündüm ayrıca yeişmesi gereken bir dünya angarya iş.

 

Bankada işlemlerim yürüyordu ve ben veznedarla işlemler hakkında konuşuyordum,dalgın bir anım sayılabilir zaten yaklaşık iki haftadır hastalıkla uğraştığımdan ve annemde benimle uğraştığı için biraz daha kendi halinde bir hal aldığımı düşünüyorum.

Veznedar işlemlerimi yaparken tuhaf bir şey hissettim,hani bazen bakmadığınız bir yönden birisi size bakar ve siz bakmadan birisinin size baktığını hissedersiniz öyle bir durum.

Kısacık bir an;

Sadece kısacık bir an yüzümü o tarafa çevirdiğimde şaşırdım,daha önceleri pek çok kez okuduğum ve bildiğim üzere evren bana işaretlerini vermişti ve ben aklıma gelenin başıma geleceğini hissediyordum sadece yeri ve zamanı blemiyordum.

Sevdiğiniz ama unutmak zorunda olduğunuz birisini bir anda karşınızda bulursanız ne tepki verirsiniz????

Kurtulmak için onca çırpındığınız ve artık ramak kaldığı bir anda karşınızda o insan.kurtulmak için onu hatırlatan her yerden ve her şeyden kaçıyorken hayatınızı sessizliğe mahkum etmeye razı olmuşken ve için için hayatın gülümseyen yüzünü görmeye başlamışken bir anda karşımda o….

 

Sadece birkaç saniye bakakaldım sonra rahatsız olabileceğini düşünüp bakışlarımı çektim çünkü anlatılamayacak kadar uzun ve anlamsız durumların içinden geçtiğim ve oldukça zorlu bir süreci yaşamama neden olan bir insan olduğu için normal görünmeye çalıştım sadece.

Zaten oda hemen işini bitirip ok gibi arkasına bile bakmadan gitti.

 

Sonra benimde işlerim bitti ve bende geldiğim yöne doğru allak bullak olmuş bir şekilde devam ettim.

Aklım kalbim ruhum,her yanım tanrının gazabına uğramış gibiydi,yüzünde tuhaf ve bir o kadar da çaresiz bir ifade okudum kısacık bir anda,bu tesadüf benim suçum değil der gibi.

Bunun hayatın ritüeli ve her zaman her yerde her an başımıza gelebilecek tuhaf ve tatsız bir şaka olarak algıladım.

Gayet doğal ve insani bir durum ve saygı duyulması gereken ama zorlaştırıcı bir etki yarattı üzerimde.

Ben neden bu kadar hassasım ki sanki dedim kendi kendime????

Belki de o hiç umursamadı bile,yada başka insanlar olsa bu garip tesadüfü hiç umursamazdı ama sanırım benim sorunum tesadüfün kendisi değil,geçmişte bırakmaya çalıştığım bir ateşin fitilinin yanması oldu.

Bütün o unutmak üzere olduğum duygular yerlerinden çıktılar,kendi içimde yaptığım o kanatıcı savaş bir anda yeniden başladı.

 

Hem hakim hem savcı hemde avukat olduğum anlara geri döndüm tekrar.

Neden tanrım neden dedim???

Neden ben,neden şimdi.

Benim kendi dengelerimi kurmak için nasıl çabaladığımı görmüyormusun,gereklimiydi bu şimdi,hala o hengamenin içinde dolanıp duruyorum işte.

 

Zaten bunca işimin arasında içimi dökecek bir yer aradım ve siteme doğru duygularımı yola koydum.

Ne düşüneceğimi bilmiyorum,ne hissettiğimi bilmiyorum,hiçbir şey bilmiyorum,anlamlar kayboldu bir an,şimdi yeniden başlayacağız sanırım,sıfırdan dengeler kontrol edilecek,değer yargılarımı yüreğimi tek tek yeniden sorguya çekeceğim sonra ve hemen ardından deliller yeniden oluşturulacak ve yapmaya çalıştığım işlerimi yapmaya devam edeceğim,yinede seviyorum seni be hayat,bazen beni onulmaz olayların tam ortasında bıraksanda nasıl sabah 10 senelik dostumu gördüğümde mutlu olmuşsam bu tür durumlarda senin içinde var.

Ve evet ben bunu gördüm,hissettim anladım tıpkı daha önce başıma gelecekleri gayet net bir şekilde hissettiğim gibi bu kısacık depremimi de tam zamanında bir öngörüyle hissettim ama ne kadar hissetsede sanırım insan engel olamıyor.

Belki yeri ve zamanı bilseydim kendimi ona göre ayarlayabilirdim ve oraya gitmeyebilirdim ama sanırım akacak kan damarda durmaz atasözü bu tür durumlar için var.

İşaretleri okuyorsun,başına geleceği görüyorsun ama engel olamıyorsun,elin kolun bağlı işte,bir şekilde gelip kapı deliği kadar küçücük bir aralıktan acının dumanları hayatına giriveriyor işte.

 

Ama ben her şeye rağmen demeyi seviyorum ve daima da sevdim.

Her şeye rağmen yaşıyorum;

Her şeye rağmen hayatı ve yaşamayı çok seviyorum;

Ve her şeye rağmen dengelerimi koruyup ideal yolumdan sapmadan inanmış insanlar gibi yürümeye devam ediyorum….

 

Her şeye rağmen….

 

 

                                           CEM   KORKUT  ÇOLAK

Yorum (0) :: Bağlantı

28/4/2008 - ___DAVETSİZ MİSAFİR___

Perde perde sevdan iner gözlerime

Zamanla kamçılanır büyür yüreğimde

Davetsiz gelirsin her günüme her geceme

Hayalim olur ağlatırsın beni her gelişinle

 

 

                        Ö  NEVRUZ YILMAZ

 

 

 

 

 

 

 

((((değerli arkadaşım senin dörtlüğün benim bugünümü anlattığı için kullandım,paylaşım için teşekkürler))))

 

Yorum (0) :: Bağlantı

3/4/2008 - ___DENİZBOYU DÜŞLER____

Uzun soluklu bir merhaba dedim.henüz tazelenmiş dost gülüşlerine,katıksız bir akşamdı yada biz katıksız sevdalılar olarak yaşama el sallayan,eskinin eskitemediği iki dosttuk.

Bir sohbeti etkili,akıcı ve unutulmaz kılan nedir__???

Yüreklerin birbirine tercüman olması ve tabiat ananın içimizdeki çoşku ve tutkuya göz kırpması bizi bizlere bırakıp kadehte balık,duyguda kalite,hayat içinde sevda olması değil midir__???

 

Şimdi sorularım sualsiz,cevaplarım beyaz kadeh kadar net ve ayışığı kadar denizle sevişen duygu bütünleşmesi içinde değil.

 

Uzun yıllar önce iki tren rayıydık aynı şehre ulaşan;

Sen acemi bir çocuktun,kaybolurdun şarkıların içinde şimdi kadehin içinde balıksın ya o zaman da aşkın içinde kurban rolü oynardın,bir gün evde çok yalnızdık hatırlıyorsun değil mi demiştim sana gülümseyerek,akşam güneş yavaş yavaş çekilmişti çelişkili gülüşüyle,diğer yandan ay hilal çizerek gökte kavisleri ile denize doğru düşüyordu…

Beni bilirsin sahilde içmeyi çok severim,sohbet edeceksem de sahilde etmeye bayılırım,kendimi en fazla unuttuğum yer denize en çok yaklaştığım yerdir benim.

Okul yıllarında sizin yazlığa sıvıştığımız ve dersleri aylarca astığımız,ailelerimizin bile bilmediği gizli sırlarımızı,yürek yaralarımızı,göz yaşlarımızı içtiğimiz en kutsal yerdir çünkü.

O günlerde bize bizden yakın kimse olmamıştı,ne canımızı alacak kadar sevdiğimiz aşklarımız ve nede ailemiz,bizim bizden başka kimsemiz yoktu.

Kumsalda ben gitarımı tıngırdatırdım hafiften,sen hemen yeni şişeler geitirdin bir yanda yanan mangaldan çıkacak mucizevi tatlara kilitlenirdik,yaz bize koşardı veya biz yaz olurduk.

Biz mevsimlerdik dostum…

Biz sevdalardık daima…

 

Yıllar önce iki ayrı tren rayıydık demiştim aynı şehirde buluşan,iki farklı kadeh,iki küçük dünya,iki kocaman aşk….

Okula ilk kayıt gününde tanıştık seninle biliyorsun,sen benim bir adım önümdeydin sadece,sonra bir sohbet başladı gitti,o sohbet o kadar uzadı ki hala devam eden ve bu dünyada iki insanın paylaşabileceği en güzel ortaklıklardan birisine dönüştü.

 

Evet bir gün evdeydik,sanırım ara yıl tatiliydi;

Sen çok kanamalı zamanındaydın hani şimdi gülüyorsun ya o zaman yaşadıklarına işte o zamanlarda gözlerin uykusuzluktan kan çanağıydı ve ben bir gece senin için bir şarkı yapmıştım hatırlıyorsun değil mi_?

Senin sevgini anlatan…

 

Sanırım nakaratı şöyledi…!!!

 

Hey !! dostum boşver gitsin,

Sana böylesi lazım değil,

Şimdi ellerin kelepçe ,

Düşlerin zincir.

 

Hey !!  dostum ağlama boşuna,

Temize çek umudunu,

Şamar ol yalanın alnında.

 

Eh… baya uzun ve baya yorucu zamanlardan sonra o gece bütün şehir sanki bize emanet bırakılmış gibi ıssız bir bozkır elbisesi giymişti,gündüz gece gitar çalmıştım o günlerde,uyumadan yemeden içmeden,sanırım bir hafta boyunca hiç uyumadığım hayatımın istisnasız tek zaman dilimi o günlere tekabül ediyor.

Ellerim yazmaktan ve çalmaktan nasırlarını iyice kabartmış bana isyan eder gibi sızlıyordu ama senin o çok sevdiğin parçayı çalmadan duramamıştım,gözlerin dolu dolu olmuştu sonra ben bir tür sağanak yağışa yakalanmış gibi bırakmıştım kendimi,adeta peşin sıra geliyordum kayıp bir ormanda yolumu bulmak için.

 

Çok sorunlu bir ilişkim vardı ve yeni bitmişti,benliğimin akıl yanı huzurla beni telkin ediyordu biliyorsun.

Ayrılmak en iyi yol diyordu,zaten yolun sonu gözükmüyor,dipsiz bir kuyunun içinde olduğumu söylüyordu,belki de geri dönmem gereken çıkmaz bir sokaktaydım ama benliğimin yürek yanı adeta bir ülkeyi yakacak kadar alev içindeydi,patlamak için bahane arayan pimi çekilmiş bir bombaydım.

Kime nereye patlayacağım belli değildi sadece.

 

Belki de benim müzik sevdam ve gitarım hayatta pek çok olaya yada üzücü duruma karşı duruşum oluyor yada direnme gücüm.

Sanırım bana direnme ve zamanı aşıp yeni bir umuda çıkmamı sağlayan destekçim benim minicik sanatım.

Çünkü ben hep şarkı söylerken içimde ne varsa var gücümle hem gitarıma hemde ses tonuma uyarlayıp dışarı atabiliyorum sıkıntımı.

Haykırıyorsun işte…

Bazen isyan bazen acı,bazen sevinç,bazense derin bir boşluk ve hiçlik duygusu yada daha aklıma gelmeyen pek çok duyguyu dışarı atmamı sağlayan beni rahatlatan bir tür rehabilitasyon çalışması diyebilirim buna.

Yoksa bir insan o daracık bir haftada o kadar şarkı yapıp gece gündüz ortalığı birbirine katabilir mi…

 

Beni bilirsin üzerimde hep bir deli gömleği vardır benim,kimi zaman kazağımın altında atlet gibi iğreti durur,kimi zaman da bedenimi örten en üst katman olup direk dışarı yansır ama o deli gömleği her an yanımda ve halihazırda beni bekler.

 

Ben bu akşamda deli gömleğimi bu deniz esintisine ve serin havaya rağmen en üst katmanda tutarak adeta doğaya değişik bir meydan okuma havası içindeyim.

 

Senin sevmelerinde en şanssız olduğun nokta yada doğrusu bana göre canının acımasında,içinin içini yemesinde en etkili nokta sanırım benim az önce anlattığım hobimden senin yoksun oluşun ama belki yazmayı deneseydi pek çok duygunu ve ruh halini anlatabileceğini biliyorum.

 

Aşka göre çok zayıftık biz o zamanlar…

Kolu kanadı kırık,ana karnından yeni çıkmış çocuklar gibiydik,rüzgar nereye sürüklese bizi kapıp götürürdü de anlayamazdık bile nereye ne zaman gittiğimizi,bu yüzden bütün bir kenti habersizce terk edip bir tren vagonunda uykusuz düş kılığında gezerdik,sen ara sıra kompartmanda uyurken ben hep barda birkaç birayı deviriyor olurdum.

Sonra sırıtan bir yüz görürdüm bana kızma ama o anki gülüşün hep sırnaşık gelirdi seni aşkın en soytarı insanı gibi telafuz etmeme neden olurdu çünkü içinin demirden bir kor olduğunu bilirdim.

Ne çok severdin lan sen onu…!!!

Bağır demiştim sana sahilde bir gece,bütün site uyansın,o zaman tatil zamanı da değil yazlıkçılar henüz piyasada yok,bağır anasını satayım bütün heryer inlesin.

Bu itimin yerinde rezil iki ayyaş olarak ansın bizi gören birkaç kişi,sonra biraz cesaretli olan bir tanesi polis çağırsın.

Birisi kesin lan artık şu naraları desin,ama biz onunla da dalaşalım,serseri gibi davranalım şimdi.bırak eğitimi,kültürü,işi gücü parayı şu anda yapmamız gereken sadece insan olmak,insani bir yangını dünyanın kalbinden çıkarıp denizin suratına şamar gibi patlatmak olsun.

 

Biliyorsun ya zaten;

Az rezil olmadık geceleri gezerken,o ufak bozkır kenti bizim serseriliklerimize alışamadı hiçbir zaman,karnın mı acıktı gara gidelim yemeğe oğlum….

Polisten sigara isteyelim sonra bütün gece nöbeti bitene kadar bizi geğik muhabbetine esir alsın,bir sürü üniversite rivayetini bize anlatıp gerçek olup olmadığını sorsun,ama o bilemez ki bizim hayatı ne kadar yürekten yaşadığımızı,zaten sevdiklerimizde hiçbir zaman bilmemişlerdi bizim ne kadar yürekten yaşadığımızı aşkı.

Ne kadar tuhaf değil mi???

Sen orada gözyaşı döküyordun ama buna sebep olan insan yanında değildi zaten hayatta pek adil gelmezdi ya idare et işte,bilirsin serserilik insana en fazla bu zamanda yakışır ve en fazla bu zamanda lazım olur.

Çaresizsindir,elinden hiçbir şey gelmez,koca bir kalp ezilir,ezilir,ezilir….

Öyle bir yere gelirsin ki artık,ağlayamaz olursun yada acı hissedemez olursun.

Uyuşmak yada bağışıklık kazanmak gibi bir durumdur bu.

O kadar fazla abanmıştır ki hayat üzerine artık o yükün altında canın çıkmıştır ve tıpkı çizgi filmlerde ölen kahramanlar gibi göğe doğru yükselmeye başlarsın sonra,yani hafiflemeye.

Gülme sakın bu espri değil…

Alkolün etkisinden olacak gülmelerin biraz agresifleşti zaten iki kadehten sonrası sana hep zarardı…

Yani bir yerden sonra artık her şey komik gelmeye başlar,bir tür delilik halidir o,kendini kontrol etmeye falan zahmet etmezsin,salıverirsin yaşamın ortasına bedenini,rüzgar ya vardır yada yok ama olsa da olmasa da bir şeyler seni sürüklemeye başlar bir yöne doğru belli belirsiz.

Düşüyormusun,çıkıyormusun,ileri mi gidiyorsun yoksa geri mi,bunu ne sen fark edersin nede düşlerin.

Aklın git gide bulanıklaşmaya başlar,eylemlerin amacı sapmaktadır artık,işte serserilik böyle zamanlarda ortaya çıkar,öyle bir lazımdır ki o an bize yarın güneşin doğmasını sağlayan tek neden belki de bizim o gece ki serseriliğimiz olmaktadır,ama ne kadar serseri olsakta biz bunu çok fazla etrafa yansıtmamayı başardık,en azından bize yakın olan insanlara,ailelerimize mesela,başka bir kette harcamam için gönderilen parayı ben oraya gitmeden bir yazlıkta bankamatikten çekip harcadım biliyorsun,ilk icraatımda sahili tamamlayacak dekorasyonu sağlamaktı üstelik,berduş gibi sakallarıma ve saçlarıma hiç dokunmadım,sanki bana tip lazım mı olacaktı ki,robinson criuse gibiydik hani,uykudan yeni uyanışta pijamayla sokağa fırlamışız gibi bir halimiz vardı.

Bir tür depremden uyanıp panik atak bir halde kendini evden yada barakadan dışarı atma hali.

 

Kendine çok sordun sen…

Bende kendime çok sordum o soruyu…

NEDEN????

Zaten biz günler geceler boyun sohbet ederken hep soruların üzerine kurulu sevmelerimizin bir parça sevinç,bir parça sevişme üç beş kırıntı aşkı içinde sanki karşılığında ömrümüzü veriyormuş gibi çalakaşık dalardık yüreğimizdeki gurbetin içine.

Soru sormak büyük bir ayrıcalıktır.

Ve seninde bildiğin gibi;

SERSERİLİĞİN BİLE BİR İLMİ VARDIR!!!

Her insana yakışmaz ve herkesin üzerinde de iyi durmaz,ama sanırım bizim üzerimizde gayet şık durdu bu elbise,değiştirmeyi çok dilediysem de ben kendi adıma artık kabullendim demiştim sana geçen haftalarda,dalaşmıyorum artık elbisemle ben,çekiştirmiyorum sağını solunu artık.

Mağazalara,vitrinlere yeni bir elbise beğenip alayım diye bakmıyorum artık.

Kendi elbiseme çok alıştım ben,bu benim kimliğimin bir parçası ve varlığımın sebebi.

Acısıyla tatlısıyla soluk rengiyle,yada güneşe göz kırpan çatlak desenleriyle benim için ilk gün ki gibi orijinal.

Serseriliğin en belirgin özelliği fazla soru sormaktır demişti bir gün birisi,ortalığı karıştıran yaramaz çocuk edasını yaratan tavır bu fazla sorulan soruları içinde gizli,benim yüreğimin derinlerinde yatmakta olan anlambilim yada yaşadığım her güne anlam verebilme aldığım nefesi tanımlayabilme derinliği ve sorgulaması sanırım benim serserilik nedenimi yarattı.

 

Senin serserilik nedeninse aşka karşı direngen olan acıları beslemenden kaynaklandı hep,değişime ve yaşamın kutsama seanslarına biraz uzak ve mesafeli duruşun sorularını temel bir noktada kilitledi ve seni kendi egondan alı koyup hep empati içinde tuttu,yani sen başkaları için yaşadın daha fazla.

Aşk bazen başkaları içinde yaşamaktır ama unutma ki bunu kendini ıskalamadan yapmalısın,kendi yüreğini pas geçen bir insan bir süre sonra yüreğinin yolunu kaybeder ve yüreğini aramaya başlar.

Sen şimdi kendi yüreğini aramaktasın buna dikkat et.

Sorduğun sorular hep ikinci tekil kişi üstüne odaklanmakta.

Eğer kendine kendinle ve yüreğinde olup bitenlerle ilgili sorular sormaya başlarsan işte o zaman yüreğin seninle konuşmaya başlar.

 

Bu aşkın içinde mutlumuydum...?

Aşkı hak etmek için elimden geleni yaptım mı???

Aşk bana ne kazandırdı ve benden ne götürdü???

Bunun gibi soruları yüreğine ve aklına yönelttiğin zaman içindeki kanama önce yön değiştirecek sonra seni ilmi serseri günlerimizin neşesine kavuşturacak diye sanıyorum.

 

Ama biliyormusun insanın dilinde hep biraz tortu kalıyor sanki…

Şu an için çözemediğim tek gizem belki de budur yani o tortunun o hafif burukluğun nedeni ne olabilir?

Belki kaybetme hissi yada hayal kırıklığı,bir parça yalnızlık belki,ne dersen de ama bu konuda henüz emin değilim,gerçi artık fazla ilgilenmiyorum ya olsun.

 

Geçen Pazar gitarımı elime aldığımda hiçbir şey düşünmedim biliyormusun bunu.

Elim birkaç nota üzerinden akorlara gitti direkt olarak.kendimi tamamen serbest bıraktım hem gitarım hem yüreğim bana ne söylemek istiyor diye özgür bıraktım,hürriyet kuşu gibi duygularımı.

Uzun soluklu bir koşuda olduğumu ve çok yorucu zamanlardan ve çalışma disiplininden geçmekte olduğumu biliyorsun.

O yüzden kendimi dünya stresinin dışına atabilmek için salıverdim yüreğimden kelimeleri,gitarımdan notaları…

Dinlemeni isterim şimdiye kadar hiç duymadığın ölçüde özgür ve kalıpsız üç tane şarkı çıkageldi kendiliğinden,bunca zaman yaptığım şarkılardan o kadar öznel ve o kadar değişik ki,tamamen elle tutup gözle görebileceğin kadar yalın oldular.

Sahilde bana sorduğun soruların yanıtını sana verebildiğimi umuyorum,sana demiştim derin düşünmem gerek diye,bazen bazı konularda adım atmadan önce yada bir soruya yanıt vermeden önce derin düşünmeye ihtiyaç duyarım bilirsin,uzun sürer bazı sessizliklerim.

Tam ve kesin bir yanıt oluşturmaktı amacım gerçi yazdıklarımın bir kısmını senin gözlerindeki sevda kadehine boşalttım ama net değildik nede olsa oraya serseriliğe gittik değil mi?

Aşk konusunda yazmak istemiyordum aslında,çünkü uzak bir köy gibi geliyor bana şimdi,belki yıllar önce terk ettiğim ufak bir Anadolu kentidir yada eski uygarlılar tarafından yağmalanmış barbar istilasına uğramış antik bir yerleşim birimidir benim yüreğim kimbilir.

Ben yüreğimi bir tür uykuya yatırdım dostum.

Sana hiç söylemedim bunu o gün ama şimdi söylüyorum.

Kimbilir yeniden neonları yakabilirim,yeni bir tualin üzerine mavi pastel tonlar vurabilirim,kendime bana ait bir tablo yaratabilirim belki de.

Şimdi akıntıda güneşin tadını çıkarma zamanı,

Yalnızlık düş dostum benim,

Sense düş aşımın ortağı.

Teşekkürler her şey için.

 

 

                                        CEM   KORKUT   ÇOLAK

Yorum (1) :: Bağlantı

3/4/2008 - ___BİN PARÇA VAZO____

Kumun üzerinde bir isim var

Islak deniz bu gece

Tortusu dilimde sevmelerin

Hafif adımlarla kaybolmakta olan bir yolcu

Günbatımına dokunuyor ellerim

Hüzün rengi sevinçlerde

Biraz ferah biraz kırık

Haritanın en silik yerindeyim

Baştan yazmalıydım beklide kendimi

Avlusunda uzanıp aşkımın

Derinlerine düşerken düşüncelerimin

Bir çiçek büyürdü

Kök salardı içimde

Dost rengi giyen senmisin

Senin mi bu adımsız gidişler

Adım çoktan afişlerinde bu filmin

Kentin bilboardlarındayız artık

Akşamın en sıcak yerinde

Kanımdan daha sıcak

Anlamımdan daha fazla

Aşkımdan daha büyük

Gerçekliğin yanımda boylu boyunca

Sorma artık aşkı bana

Sevdayı anlattırma

Veda etmeliyim kırıklarıma

Aşk bir vazo

Bin parça…

 

 

                              CEM   KORKUT   ÇOLAK

 

Yorum (1) :: Bağlantı

30/3/2008 - ___ŞATO___

Düşleri uyandıran bir sessizlik hakimdi,havada asılı duran bulutların kanadında taşıdığı kanın uğultulu ve kekremsi tadı yanmakta olan iç ateşin patlama hazırlığıydı.

Bir rüya vardı uzun zaman önce gördüğüm;

Uzun ve birbirini tamamlayan ağaçların olduğu bir ormandan geçiyordum,ağaçların gür ve bereketli yaprakları öyle şaşalı ve öyle kasvetliydi ki öyle vaktini sanki akşam karanlığına çevirebilirdi.

Rüzgarın esintisi ağaç yapraklarını ve dallarını kıpırdatıyordu aynı zamanda ormanın derinlerinden farklı tonlarda hışırtılar işitmek mümkündü.

Ürpertici bir büyünün kozmik tutkusu tenimi okşarken tüylerim bazen diken diken oluyordu.

Ormanın bitim noktasından dağa doğru açılan patika bir yolu takip ettim sonra ve hemen susadığımı duyumsayarak nehrin başında soluğu aldım.çok fazla düşünmeden nehre uzandım ve kana kana içtim,hiç bıkıp usanmadan içtiğim buz gibi suyun tadı bana öyle tatlı bir cennet bahçesini hatırlattı ki sanki ben cenneti biliyormuşum yada daha önce orada yaşamışım gibi bir izlemin uyandı bir an içimde.reenkarnasyon denen olay varsa şayet ben daha önceki hayatımda tabiat ananın cennetinde yaşamıştım burası kesin.

Bir başka benlik…

Yada bir başka boyut…

Üçüncü bir kapı gibi…

 

 

Zaman zaman hepimizi sarabilir bu tür tuhaf duygular,belli bir anda ki bu an genellikle üzerimizdeki bütün yükleri ve sorumlulukları unuttuğumuz benliğimizi özgür bıraktığımız zamanlardır,işte tam o anlarda yakalar bu duygu fırtınası insanı.kendim olmanın bütün aksesuarlarını ormana girerken bırakmıştım zaten sırt çantama yaşımı,boyumu ,kilomu,diplomalarımı,başarılarımı yada paramı koymadım.

Onlar bana burada lazım olmazdı zaten.

Bana lazım olacak olan,yüreğimdi daha çok,yürümem gereken yolu gösteren doğruluk pusulam,kader egzersizlerim,sorguç sorularım ve en fazla özgür beynim olmaydı.mistik düşlerin etrafımı sarıp halka şeklinde döndüğü bir zamandan saatim var şimdi,zaman daima ileriyi gösterse de düş dünyam kendine uyanmanın belirsizliği ile gözlerini şimdi olduğu yolun sonuna dikmiş benim adımlarımı sınıyor.

Az kaldı bitecek diye bir ses duydum hemen sonra.

 

İçimi saran tuhaf duygudan bahsediyordum az önce,daha önce ben bunu yaşamıştım yada burada bununla karşılaşacağımı biliyordum türünden bir duygu bu,belki bir tür de ja vu durumuda olabilir.

 

Son zamanlarda oldukça sık rastlıyordum aslında bu tür de ja vu’lara,binlerce kez yürüdüğüm bir yoldan geçerken yada tanıdık bir yüz bana bir şeyler anlatırken bazı zamanlarda o yüzün anlattıkları aslında daha önceki binlerce konuşmadan yada o geçtiğim yol daha önce yürüdüğüm binlerce seferden farklı geliyordu bana.

 

İşte şimdi yine tam bu tuhaf hissin gölgeleri çevremde ateş yakmış etrafında halkalar çizip dönmekteydi.beynime teğet geçen metafizik bir başkalaşım durumu içinde yorgunluğumu tamamen terk etmiş olarak patikanın tozlu yolunda adımlarımı ileriye doğru atarken gözlerimi dağın zirvesine çevirdim adeta hedefe nişan alan bir keskin nişancı edasıyla bakıyordum zirveye doğru.

 

Gizemli bir el sarmıştı omzumdan tutmuştu beni,çelimsiz bir çocuk değil artık bir süper kahramanın bilinmez ve anlaşılmaz hüneri kaplamıştı etrafımı,biraz ilerideki dar ve geniş yaprakların yüzümü yaladığı yoldan dağa doru bir giriş buldum ve zorlanmadan yukarıya doğru yavaş yavaş çıkmaya başladım.

 

Akşam güneşi yakıcı etkisini serin bir aydınlığa bırakırken zaman tam olmam gereken yerde ve olmam gereken zamanda olmam için hızımı yola göre uyarlayan yaşlı bilge bir adamdı.ben aslında taşıdığım pusuladan çok hem içimden yükselen hemde zaman zaman doğanın içinden gelen sesleri takip ediyordum.

Kendim olmanın bütün sorumluluğunu unuttuğumu söylemiştim az önce adımı,kimliğimi her şeyimi unutmuştum,sadece bir insandım ve sadece o yoldaydım hepsi o kadar,sonunda beni neyin beklediğini bilmediğim ve seslere sormaya çekindiğim,kendimi yaşamın gizemli eline teslim ettiğim hoş ve tuhaf bir o kadar da gizemlere bürünmüş durumundaydım.

Etraftaki hiçbir canlı hatta kayalar,taşlar,sular yani hiçbir şey beni yadırgamadı sorgulamadı sadece bağrına bastı o kadar.

Derken dağın sonuna olaştığımda büyük bir bahçe belirdi önümde,bahçenin etrafında tuhaf bir kalabalık vardı bir tür ritüelin içindeydim şimdi,göz kamaştıran bir sihir hayatımı sarmıştı ve sanırım o anda en çok korktuğum şey rüyadan uyanmak olacaktı,sadece birkaç adım sonra devasa büyüklükte ve güzellikte bir şato gördüm.

Bahçe sandığım ritüel parkı meğerse şatonun ön girişiymiş,hararetli konuşmalara şahit oluyordum ama işin enteresan yanı burada yapılmakta olan konuşmalar benim alışmış olduğum basit insani konulardan çok daha farklı cümlelerden ibaretti,burada bulunan herkesin bu dünyanın gelişiminde bir parça katkısı olduğuna yemin edebilirdim şimdi,başımdaki şapkanın kapı girişindeki vestiyer tarafından alınması esnasında burada bulunma nedenimi de anlamış oldum,ya sormam gereken bir şey vardı yada öğretmem gereken bir şey…

 

Buradaki insanlara ne öğretebileceğimi bilmiyordum çünkü ben her insanın kendi yolu,kendi kaderi olduğunu biliyordum ve her bir insan kendi yolunun gerektirdiği bilgileri zaten kendi yol yordamıyla bilebilirdi.

O zaman benim kendimle ilgili bilmem gereken bir şey var mı diye kendimi dürttüğüm bir anda içerideki devasa salona girdim.

Ritüel içinde büyülenmiştim artık…

Kalabalığı yararak adımlarıma devam ettiğim sırada bir el beni davetli olduğum ve oturmam gereken yere doğru götürüyordu,işte tam o anda bu şatoda bir bilgenin yaşadığını anlamış oldum,çünkü tam onun yanında bir koltuk ayarlanmıştı bana,oturmadan öncede öğrendiğim bir ayrıntı vardı oda oturmadan önce herkesin koltuğunu hak edebilmesi için bilgeye sorması gereken yani cevabını bulması gereken bir sorusunun olmasıydı.

 

Peki ben bilgeye şimdi ne soracağım diye düşündüm…

Hemen sonra; madem ki burada bilge var ve her şeyi biliyor o zaman ona hayatımın en can damarı olan sorusunu sormalıyım diye düşündüm,kendi kader yolumda yürürken en çok cevabını aradığım ve beni en fazla yoran uğraştıran hatta hırpalayan sorusu….

 

Eve dedi bilge,yüzünde ayışığı gibi parlayan gülümsemesi ve bütün önyargıları terk etmiş edasıyla,hoş geldin,bu koltuğu sana ayırdım,belli ki oldukça yoruldun ve kendi yolunu izlerken biraz fazla çaba sarfetmen gerekti bu yüzden sen hep biraz fazlaydın bütün düşlerinden,bu yüzden senin anlatacağın yüreğinin gözleri oldukça eğitsel öğretiler görmüş olmalı…

Ama sen koltuğuna oturup cevap veren konumuna geçmeden önceki şart oalrak cevap aradığın bir sorunu yöneltmelisin ki kendini gerçekleştirme konusunda bütün sınıflarını başarı ile bitirmiş olasın…

 

O anda bilgeye soracağım soruyu hazırlamıştım bile…

Sayın bilge dedim sorum hazır…

Sorabilir miyim???

Saygıyla başını eğdi…!!!

Sizce mutluluk nedir????

 

Biraz olsun aklı bulanıklaşır gibi olsada kendinden emin tavrını hiç bozmadan cevaplamaya başladı…

Sana mutluluğun ne olduğunu ben anlatamam dedi ve uzanarak bir kaşık aldı tepsiden kaşığı bana uzattı,elime aldığım kaşığın içine iki damla yağ damlatan bilge bana döndü ve dedi ki…

Buraya yeni geldin sorunu ben düşünürken sende biraz şatoyu dolaş bu arada senden ricam kaşıktaki yağı sakın dökme ve bana geri geldiğinde yağ kaşıkta olsun,bir saat sonra görüşelim,başımı onaylayarak salladım ve yanından ayrıldım.

 

Bir saat boyunca şatoyu gezdim ve kolumdaki saat tamam işaretini verince bilgenin yanına koltuğuma döndüm.

Bilge kaşığa baktı ve aferin dedi…

Yağ hala kaşıkta duruyor…

Peki dedi şatomu gezdin,neler gördün şatomun içinde,yerlerdeki acem halılarını,duvarları süsleyen eşsiz tabloları gördün mü?

Ya bahçivanımın yaratmak için uzun yıllar emek harcadığı bahçemi gördün mü?

Bu şatonun cenneti andıran dekorasyonuna dikkat ettin mi...???

 

Kendimi oldukça mahçup hissettim çünkü hiçbir şeye dikkat etmemiştim,itiraf etmek zorunda kaldım hiçbir şeye dikkat etmediğimi.

 

O zaman dedi bilge sen bir saat daha gez,yerin bu koltuk,yerin baki,sen sadece bir saat daha gez ve geri döndüğünde ne görürsen anlat ama kaşıktaki yağa dikkat etmeyi unutma.

 

Bilgenin yanından ayrılır ayrılmaz gözümü etrafa çevirdiğim zaman gözlerime inanamadım,duvarları süsleyen tablolar harikaydı,her biri derin bir sanatsallık ve bilgelik ihtiva ediyordu anlamı çözülmesi ve üzerinde oldukça düşünülmesi gereken fibona anlamları yüklenmişti her birine,adımlarımı atmakta olduğum halıların renkleri ve bulundukları ortamla uyumları harikaydı,ses,ışık,mobilyalar…

Her biri birbirini bütünleyen eksiksiz ve kusursuz eserlerdi.

Bahçeye çıktığım zaman burasının dünyadan bir yer olmadığına yemin edebilirdim,her türlü çiçek oldukça canlı ışığa göre ve kendi özelliklerine has olarak seçilmiş topraklarında gülümseyerek bana bakıyorlardı.

Gözlerim kamaşmıştı büyülenmiş olarak bilgenin yanına döndüm.

 

Gördüklerimi bir bir ve müthiş bir heyecan içinde bilgeye anlattım,yüreğim coşku doluydu adeta.gülümsedi bana bilge,sonra omzuma dokundu dostane bir şefkatle ve peki dedi,kaşıkta ki yağ nerede???

 

Gözlerimi kaşığa çevirdiğim zaman bana emanet edilmiş olan yağın kaşıkta olmadığını gördüm,bütün şatoyu heyecan içinde gezerken bu seferde kaşıktaki yağı dökmüştüm…

 

Beni koltuğuma oturttu bilge…

İşte dedi…!!!

İşte; mutluluğun sırrı budur; etrafındaki onca güzelliğe bakarken kaşığındaki iki damla yağı asla dökmemektir.

Sonra şato bana ve diğer dostlarla muhabbet ettiğimiz bir yere dönüştü herkes kendi yolculuk hikayelerini kendi gizemli sorularını coşkuyla anlatıyordu…

 

Rüyamdan çıkışım sabahın olmasıyla son buldu…

Düşlerimden gerçeğime uzandığımda aslında yaşadığım dünyanın benim şatom olduğunu ve bu şatoyu kendi adımlarımla,emeklerimle yaptığımı anladım,adımımı attığım heryer bana daha bir anlamlı gözüktü.

Nede olsa benim dünyam…

Nede olsa benim şatom…

 

 

                               CEM   KORKUT   ÇOLAK

 

Yorum (0) :: Bağlantı

30/3/2008 - ___TAHTEREVALLİ___

Üzerime aşk sinmiş

Üzerime şefkat

Damak tadım tatlıya uzanmış sonra

Parmağımı banarken düşlerime

Çocuk olmuşum sonra yaşlı

Tekrar çocuk

Tekrar yaşlı

Tekrar yalnız

Tekrar sevdalı

Tahter*******li olmuş aşk bana

İndiler bindiler

Artık indi bindi parası vermiyorum dolmuşa

Gelmiyorum dolduruşa

Aşkı seviyorum serseri kanamalarımı

İndi bindi yapmıyorum artık

Seyrülseferinde sevdaların

Ağır ağır soluyorum kendimi

Anlıyorum yüreğimi

Seviyorum sevmeyi

Seviyorum düşlerimi

 

 

                                CEM  KORKUT   ÇOLAK

 

Yorum (1) :: Bağlantı

23/3/2008 - ___AHENGE BÜYÜYEN FİDANLAR___

Bir zamanlar yemyeşilmiş buraları,pek fazla ev olmadığı rivayet ediliyor.

Fazla insan kalabalığı yokmuş,kokuşmuş sokaklar ve kendinden bezgin binalar henüz inşa edilmemiş,neşeli şuh kahkahalar daha uzaklardan duyuluyormuş.

 

Ağaçlarda kuşlar var şimdi…

Ağaçlar o kadar az ki elimin parmaklarını bile geçmeyecek kadar az.

Sevgi üzerine hayatını inşa ettiğini söyleyen insanlar bu doğayı hiç sevmemişler ve asla saygı göstermeden içinde yaşayan canlılara,kendi egoları doğrultusunda kesip biçmişler.

Bir ağaca balta darbesi indiren bir insan o ağacın canlı olduğunu düşünebiliyor mudur acaba.gövdesine inen kesici ve sert darbenin yarattığı acıyı ağacın ruhu gibi hissedebilir mi acaba???

Belki bunu hissedebilseydi yaptığı işten tiksinirdi…

 

Bu dünya biz insanlar kadar diğer canlılarında yaşama olanağına sahip olduğu eşit şartların hüküm sürdüğü bir yer değil miydi yoksa???

Bu gezegen yaratıldığında bütün canlılar eşit şartlara ve eşit yaşam hakkına sahipti.

 

Birileri yine aynı masalı anlatacak bana.

Bütün canlılar insanın istifadesine sunulmuştur…!!!!

Büyük balık küçük balığı yutar.

Orman kanunu gibi aynı,güçlü olan daha akıllı ve teknik olan kendinden zayıfları yer,yutar ve onların yaşama hakkına tecavüz etme hürriyetini almıştır eline.

İnsandır ya hani…

Bütün gasp haklarına sahiptir.

Yeşili yok et.

Denizleri yok et.

Yaşayan bütün canlıları kendi fizyolojik ve ekonomik çıkarların için öldür.

 

Balıklar bile çoktan göç ettiler ki ben hiçbir zaman coğrafya derslerinde balıkların göç ettiğini okumadım,duymadım,öğrenmemiştim.

Kuşların göç ettiğini bilirim;

 

Dünyada yaşam var olduğundan bu yana kaç tane canlı türünün yok olduğu hakkında bilgi edindim geçenlerde.

 

200 000 canlı türü civarında olduğu söyleniyor.

 

Bu korkunç bir rakam…

Bir çok canlı…

Bitkiler ve hayvanlar